Portre: Ebru Akıcı - Başkasının Gölgesi Olmamak

Portre: Ebru Akıcı - Başkasının Gölgesi Olmamak

Çaresizdim, çaresiz bırakılan binlerce kadın gibi. Ama ben bedenimi kullanacak, kendimi vurarak bedenimle ders verecektim. Her şeyimi yitirdiğim evden ayrıldığım gün yeni bir ben yaratacak ve kendi masalımı yazacaktım.

“Dünyaya masalını düşmeye gelirmiş insan” diyor şair bir şiirinde. Her insanın bir hikâyesi var. Her insanın düşleri, umutları ve kaybedişleri var. 

Ben ilk kaybımı 7 yaşımın başlarında yaşadım. Hebun benim adım. Anadilimde “varlık” demek. Babam koymuş adımı. 7 yaşında okula başladığım sabah babam “Sana okulda Ebru diyecekler; senin kimlikte adın Ebru” demişti. Ne kadar yabancıydı Ebru. Adımı kaybetmiştim.

Dedim ya herkesin bir hikâyesi var. Ben erkek egemen bir toplumda yaşayan bir kadınım. Bu toplumda, kadınların söz hakkı yoktur. Hep birileri sizin hayatınıza yön verir, ne yapacağınıza ne yapmayacağınıza başkaları karar verir. Benim kaderim de çiziliydi. Belirli bir yaşa gelince amcaoğlumla evlenecektim. Benim için biçilen kader sadece birinin karısı olmaktı. Çocukluktan itibaren bu gerçeğe alıştırılıyorsunuz. Ama ben, adına “aşiret” dedikleri feodal ve zalim erkeklikten oluşan çatının altında barınacak ve bu çatının altında nefes alacak biri değildim. Bunu biliyordum ama içimdeki gücü kullanamayacak kadar gençtim. Ahmed Arif’in şiirinde dediği gibi; “Çaresizliğimden gayri hiçbir şeyim yok benim.” Benim de yoktu. Sadece annem ve kardeşlerim yanımdaydı. Çaresizdim, çaresiz bırakılan binlerce kadın gibi. Ama ben bedenimi kullanacak, kendimi vurarak bedenimle ders verecektim. Aklıma gelen tek yöntem intihardı.

Böylece henüz 19 yaşlarının başındayken, ikinci kaybımı yaşadım. Bir yoğun bakım odasında gözlerimi dünyaya açtığımda, bir kütle ağırlığındaydı bacaklarım. Bir şok geçirdiğimi ve zamanla bacaklarımı hissedeceğimi söylediler. İnanmıştım. Kim ne derse ona inanıyordum. Çünkü ikinci hayatımın başlarında, emeklemeyi bile bilmeyen bebekti artık bedenim. Her sözü “anne” sayıyordum. 15 Mayıs 2003’ten sonra artık “başkasının ayaklarıyla devam edecektim dünyaya”. 2004’te Ankara GATA’da tedavi gördüğüm sırada bir doktor bana omurilik felci olduğumu, bir daha yürüyemeyeceğimi söylemişti. Felç olmak, duyuların ölmüş olması. Dokunmak ama hissedememek. Ne çok şey vardı bir kelimede ve ne çok ağrı. Benim sancılı sürecim o kelimeyle başlamıştı.

GATA’da tedavi sürecindeyken tekerlekli sandalye basketbolu ile tanışmıştım aynı zamanda. TSK takımının antrenmanlarına katılıyordum. Orada basketbolun bana ayak değil kanat olacağını anlamıştım. Hayata tutunmak için nedenimi bulmuştum. O süreçte bundan sonra hayatımı sandalyede geçireceğim gerçeğiyle de yüzleşmiştim.

Bedenimi nasıl toparlayacağımı, ruhumu nasıl tamir edeceğimi bilmiyordum. Diyarbakır’a evime dönmüştüm ama ruhum ve bir parçam Ankara’da o potanın altında kalmıştı. Ankara’ya gitmek ve basketbol oynamak istediğimi söyledim babama. Kabul etmedi. “Bu kadar erkek arasında oynayamazsın” dedi. Babam ikinci kez hayatla bağımı koparmıştı. Bir odada 6-7 sene yalnızlığa direndim.

Tek doğru olan mücadele etmekti. Hayat bitmiyordu. Dışarıda gürül gürül akan bir bahar vardı. Kalkmalıydım o ölü yatağından. O eve kapandığım süreçte, bedenimde baş gösteren yatak yaraları beni hasta kılmıştı. Ben hem engelli, hem de hastaydım artık. Üstelik bilinçsiz bir ailem vardı. En ihtiyaç duyduğum dönemde, en yakınımdakiler cesaretimi kırıyor ve beni hayata karşı güçsüz kılıyordu. Eminim çoğu engelli arkadaşın en baş sorunudur aile.

Otuz yaşına merdiven dayadığım dönemde, tekerlekli sandalyem bozulmuş ve ben asıl çaresizliğin bu olduğunu anlamıştım. Ama içimdeki basketbol aşkı, yıllardır bitmeyen o sevda beni çağırıyordu. 2003 yılında hastanede tanıştığım ve şimdilerde ağabeyim kadar yakın olan dostum Selahattin Gündüz (Aynı zaman da, Kızıltepe Engelliler Gücü basketbol oyuncusu) “Kalk gel!” dedi. Yeni bir şehirde başlamak istiyordum hayata. Çok uzak bir şehir olmasa da doğruldum ve o sese gittim. 

Diyarbakır’dan kalkıp, Mardin’in Kızıltepe ilçesine yerleştim iki kardeşimle. Babam başlarda karşı çıksa da galiba artık bir şeyleri kabul etmesi gerektiğini anlamıştı. Bu yolculukta onu da affedecektim.

Dünya, herkes için zorken, biz engelliler için iki kere zordu. Kaldırımlar, kötü ve yanlış yapılandırılmış şehirler, rampasız yapılar, bilinçsiz insan topluluğu. Üstelik ben sudan çıkmış bir balık gibiydim, yanımda demir yığını sandalye dostum. 

Ama bana ait bir dünyam vardı artık, bir evim. Pencere önüne saksılar dizebilecek kadar seveceğim bir hayat vardı önümde. Annemden koptuğum, o her şeyimi yitirdiğim evden ayrıldığım gün yeni bir ben yaratacak ve kendi masalımı yazacaktım. Başarmaktan başka çarem yoktu, hayata yeniden tutunacaktım. Basketbol sandalyesine bindiğimde ağrım diniyor ve bir bulut oluyorum. Basketbola tekrar başladım ve son nefesime kadar devam ettireceğim. Basketbol giderek benim için araç değil hayatımın amacı oldu.

Şuan Kızıltepe Engelliler Gücü Tekerlekli Sandalye basketbol oyuncusuyum. İlk maçımı Diyarbakır takımı Amedspor ile yapmıştım. Başkanımız ve arkadaşlar bana sürpriz yapmıştı. O anı, o heyecanı tarif edecek bir cümle bulamıyorum. “Anlat derseniz anlatamam. Sadece yaşarım” Turgut Uyar’ın dediği gibi. Oradaydım o sahada. İnsanlar ve sesler ama ben duymuyordum. Oradaydım o mutlu olduğum tek yerde. O gün orada, dünya sadece benim için dönüyordu. Mutluydum ve hâlâ o sandalyeye her binişimde o topun arkasından koştuğumda mutlu oluyorum. Mutluluğun resmini çizemem ama fotoğrafını siz gelip beni basketbol oynarken çekebilirsiniz.

Ben, yıllar önce feodal toplumun biz kadınlara dayattığı zorlamalara kendi bedeninden vazgeçmeyi göze alarak başkaldıran kadındım. 

Bugün ben, 33 yaşında kendini yeniden var eden bir kadındım. Üreten, yılmayan ve inandıklarının peşinden giden… Çevremdeki o yanlış  toplum algısını değiştirdim. Benden sonra ailemde zorla evlendirme durumu bir daha yaşanmadı. Bu benim için devrimdi.

Güzel insanlar tanıdım. Birçok hikâye biriktirdim. Mücadeleci ve yılmayan birçok engelli insanla yolculuk ettim. Hayatı öğreniyorum ve öğrenmeye devam edeceğim. Belki şehrime o çocukluk anılarımın şehrine Diyarbakır’a yeniden dönerim. Yenilenmiş olarak.

Olmak istediğim yer ve hayallerim sınırsız. İçimdeki gücü geç de olsa keşfettim. Sandalyemle dünyayı gezmek, her karışını kucaklamak istiyorum. Mesela basketbola Beşiktaş’ta, o âşık olduğum rengin forması üzerimde, devam etmek istiyorum. Neden olmasın? İstiyorsam, başarabilirim demektir.

Ben hikâyemi aktardım. Belki bir yerlerde birilerinin kalbine ve hayatına dokunur diye. Bazen insan başka birinin hikâyesinden de tutunabiliyor hayata. 

Sen de içindeki gücü keşfet! Başarabilirsin. Kendine güven. Ve dışarı çık! Dışarısı senin!