Ufuk Koçak: Cesur Bir Yürek

Ufuk Koçak: Cesur Bir Yürek

17 Ağustos 1999 tarihi Türkiye’nin tarihinde yaşadığı en büyük trajediye sahne oldu. Merkez üssü Kocaeli – Gölcük olan depremde resmi rakamlara göre 17 bin 500 kişi hayatını kaybetti.  O geceyi “şanslı” atlatanlardan biri Güven apartmanının enkazından üç gün çıkarılmayı bekleyen Ufak Koçak’tı. O, bugün Değişken Ağırlık Dünya Serbest Dalış Rekortmeni.  Ufuk Koçak’ın hikâyesini kendisine sorduk.

*

Sizi daha yakından tanımak istersek neler anlatırsınız? Ufuk Koçak’ın hikâyesi nasıl başlıyor?

1976 yılının Temmuz ayında Kars’ta toprak damlı bir evde başlıyor. Üç çocuklu bir ailenin en büyük oğluyum. O zamanın, o günün koşulları memleketin doğusundan batısına gelmemize sebep olmuş ve Kocaeli’nin gölcük ilçesine taşınmışız. İlkokulu Kars’ta orta ve lise öğrenimi mi Gölcük’te tamamladım.  Zaman gerçekten su gibi akıp giderken vatan borcu askerlik gelip kapıya dayandı. Askerden geldikten sonra iş hayatına başladım. Buraya kadar olan kısım aslında birçoğumuzun hikâyesi ile aynı. Benim asıl hikâyem 17 Ağustos 1999’da başlıyor.

16 Ağustos günü en çok yürümek istediğim günlerden biriydi. Nedense koca şehir içime sığmıyordu. Bu kentteki insanların hepsinin yüzüne tek tek bakmak istiyordum sanki… Gün bunun telaşı ile geçti. Gece yorgun ve sıcaktan bunalmış bir şekilde gelip uyudum… Ve saatler 03:02’yi gösterdiğinde büyük bir gürültü ile uyandım. Kıyamet kopuyor sandım. Körfezin üzerinden gökyüzüne yükselen kızıl ateş topunu gördüm; binanın temelini birileri kazıyordu sanki. 4 daireli 5 katlı Güven Apartmanı’nın güvensiz kolonları ancak 10 saniye dayanabilmişti bu tarifsiz sallantıya.

Enkaz altında bekleyişim tam 72 saat sürmüştü. 72 saat sonra beni moloz yığınları arasından çıkardıklarında ayaklarım için yapılacak bir şey kalmamıştı artık. Yirmili yaşlarımda koca bir geçmişi, bir kenti ve ayaklarını kaybetmiştim. Hastanede yatağımda yatarken kafamda sürekli“Ufuk! Ne yapacaksın şimdi?”sorusu dönüp durdu. O gün o hastane odasında kendime “Her şeye rağmen hayat devam ediyorsa yaşayıp, mücadele etmelisin” dedim ve yeniden oya işler gibi hayatımı işlemeye karar verdim.

17 Ağustos 1999 tarihi kuşkusuz bu ülke için özelde sizin için bir milat oldu. Ondan sonraki süreçte yaşadıklarınızı merak ediyoruz.

Yaralarımın iyileşmesi uzun zaman aldı. Sekiz ay kadar hastanede kaldım. Sonrasında protezlerimin yapılması için Almanya’ya gittim. Yeniden yürümeyi öğrenmem ve yeni ayaklarıma alışmam için birkaç yıl Almanya’da kaldım. Bu süreçte Avrupa’nın birçok ülkesini ve kentini dolaştım ama gözüm de gönlüm de her zaman insanına ve her santim toprağına âşık olduğum ülkemdeydi. Yürümeye ve proteze adaptasyon sürecinden sonra ülkeme geri döndüm. Artık her şeyi yeniden öğrenip, yeniden hayata başlayacaktım.

Dalış sporu hayatınıza nasıl girdi? Dalmak sizin için ne ifade ediyor?

Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemin her insanı gibi ben de denizi sevmiş, her zaman denizin altını merak etmiştim. Bu özlem bitmeliydi artık. Değirmendere’de bulunan Değirmendere Sualtı Sporları Topluluğu (DESSAT)’na gidip eğitmenim ve beni bu günlere getiren Murat Kulakaç ve Sait Gürer hocamla tanıştım. Onlara dalgıç olmak istediğimi söyledim. Kendileri önce engelli dalış sertifikası eğitimi aldıktan sonra ancak bana eğitim verebilmeye başladılar. Onlar için de benim için de zor bir deneyim olarak başladı.  Benim dalış sayım arttıkça, bu işten keyif almaya başladıkça “Bu keyif bu mutluluk bu özgürlük sadece sana ait olmamalı” deyip anne karnı huzuru dediğim sualtı dünyasıyla diğer engellenen kardeşlerimi de tanıştırmalıyım dedim ve Engelsiz Deniz Projesini yazdım. Bu proje 2009 yılından bu yana halen benim koordinatörlüğümde yüze yakın engellenen kardeşimi hem sualtı sporları hem su üstü sporları yapmalarına olanak sağlıyoruz.

Amatör spor dallarının destek olmadan yürüyebilmesinin güç olduğu hepimizin malumu. Yeterince destekçiniz var mı? Bu konuda eksiklik yaşıyor musunuz?

Amatör spor dalları ile uğraşmak zor iş. Zaten futbol haricinde bir sporla uğraşıyorsanız yok sayılıyorsunuz. Hele ki engelli spor branşları söz konusu ise olay hepten çığırından çıkıyor. Bırakın destek olmayı  engellenen sporcuyu ya da insanı risk olarak görüyorlar. “Aman yapma, aman etme” modunda insanlar ve aileler. Hal böyle iken hiçbir yerden herhangi bir şekil de destek alabilme imkânımız olmadı.

Siz çok yönlü bir sporcusunuz. Dalış dışında kaya tırmanışı, tenis, basketbol ve daha birçok sporla da uğraşıyorsunuz. Dalışta ayrıca dünya rekortmenisiniz. Bütün bu başarıların arkasında yatan çalışma pratiğini bize anlatır mısınız?

Aslında ben bunları spor olarak görmüyorum ya da spor olarak isimlendirmiyorum. Bu bir yaşam tarzı. Boş zamanların değerlendirildiği bir şeyler değil belki de. Bu işleri yapmak veya sürekliliğini sağlamak için yaşam tarzı olarak adlandırıp uygulamak lazım. Durum böyle olunca yaşamın her rengi bulaşıyor size. Gittiğim herhangi bir kentte dağcılık kulübü, dalış kulübü, yelken sörf vs gibi sizden insanlar buluyorsunuz. Etkinlikleri yan yana yapmamış olsanız bile aynı dağa tırmanmış, aynı denizde bir aktivite yapmış insanlarla karşılaşıp birçok ortak nokta yakalayıp samimi, içten ve güzel ilişkiler kurmuş oluyorsunuz.

Sizin sadece sporcu değil aynı zamanda eğitmen kimliğiniz de var. Hem spor eğitimciliği ile ilgili hem de sosyal sorumluluk projeleriyle ilgili çalışmalarınızı bizimle paylaşır mısınız?

Yaşam koçluğu ve kişisel gelişim, farkındalık, motivasyon gibi eğitimler veriyorum. Hemen hemen bütün üniversitelerde, sivil toplum kuruluşlarında, fabrikalarda eğitimler verdim, vermeye devam ediyorum.  Aslında amacım birilerini eğitmek veya öğretmek değil. Ben yarenlik diyorum ona; hayat çatlak bir bardaktaki suya benzer içsen de biter içmesen de. İşte o suyu içerken ne yapmalı, seyrederken ne kaybeder insan onu paylaşıyorum.

Engelli sporculara ve sporcu adaylarına ne gibi mesajlar vermek istersiniz?

Engelli ya da engelsiz tüm insanlara mesajım şu olur: Hayat, onu yaşamayı bilen cesur insanlarındır. Yaşamın, yaşıyor olmanın hakkını verin mutlaka.