Bardağın Dolu Tarafı

Bardağın Dolu Tarafı

Yıllar önce Vatan Gazetesi Ankara Bürosu Haber Müdürü isteğini dile getirdiği anda kafamda konunun altından nasıl kalkacağıma ilişkin bir yığın soru oluştu. Ampute futbolculardan oluşan bir grup kampa girmiş, onlarla konuşacak ve bir yazı çıkaracaktım. Engelli insanların genel olarak spor yapma arzusu, talebi ve uygulamalara ilişkin kaba bir fikrim vardı ama bu kez durum farklıydı. Daha açık belirtmem gerekirse, belki de bir itiraf; “Ben yapmasam olmaz mı?” dilimin ucuna kadar geldi ancak hiçbir iş talebine gazetecilik hayatında hayır dememiş biri olarak tuttum kendimi.

Milli takımmış, bir turnuvaya katılmak üzere çağrılmışlar, hepsi bir yerlerde oynuyor, mücadele ediyorlar. Teknik direktörü bulup randevu isterken ilk aldığım kısa bilgi buydu. Foto muhabiri arkadaşımla birlikte kamplarına ulaştığımda hepsini bizi bekler halde bulduk. Şüphesiz önce genel bilgilenmeye ihtiyaç vardı. Bu da kısa bir brifing havasında teknik heyet tarafından aktarıldı. Sonra, hepsiyle belki zor olacaktı ama çoğuyla teker teker sohbete başladık.

Bu satırların yazarı için engellilerin spor yapmaları kavramının ne anlama geldiği ya da gelebileceği o geçirdiğim yaklaşık 4 saatte bir zemine oturdu. En sonda söylenecek lafı hemen ifade edeyim: Röportajlar bittikten sonra yaklaşık bir hafta kendime gelemedim. İnanılmaz öykülerdi. Anlaması kimi zaman çok zor ama anlatması da bir o kadar can acıtıcı öyküler. Kimsenin adını, kimliğini açıklama gibi bir hareket noktası yok bu yazının. Ama anlaşılmaya hala çok fazla ihtiyaç duyulan bir konunun altını genel olarak bir kere daha çizmekte de sakınca yok.

Futbolcuların önemli bir kısmı Güneydoğu gazisi ya da ülkenin değişik bölgelerinde terör olayları nedeniyle uzuv kaybına uğramış askerlerdi. Polis memuru da vardı. Geriye kalanlar ise trafik kazaları dâhil olmak üzere çeşitli nedenlerden aynı durumda olan vatandaşlarımızdı. Genç/orta yaş olarak dağılmışlardı. Her birinin “kayıp” öyküsü kadar hatta ondan daha çok sonrasında yaşadıkları travma ve yansımaları etkileyiciydi. Ne düzenleri kalmış, ne umutları, ne yaşama tutunacak bir nedenleri. İntiharı aklından geçirenler de hiç azımsanacak gibi değildi.

“Gaziler” bu durumda kendi ölçeklerinde “şanslıydı”. Bu sayıda okuyacağınız Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki rehabilitasyon merkezinde tedavi ve tedavi sonrası hizmet aldıkları için bir süre sonra spor ama özelikle futbol karşılarına çıkmıştı. Oradan hareket ederek ve hızlıca gelişim ve adaptasyon sağlayarak sporun onların elinden tutmasıyla “toparlanmaya” başlamışlardı. Diğer vatandaşlar ise ya medya organlarında çıkan haberlerden ya da etraflarında kendilerini bu konuda uyarak tanıdıklarından etkilenerek kendilerini sporun ya da futbolun kucağına atmışlardı.

Hayat öykülerinden çıkıp, “Siz ne istiyorsunuz, sizin için ne yapılırsa mutlu olursunuz?” sorusuna söz birliği etmişçesine “Bir ligimiz olsun artık.” diye karşılık vermişlerdi. “Bu o kadar zor mu?” diye sorunca da anlattıklarından geleneksel bürokrasinin ve buna bağlı çıkacak “masraf”ın engel olduğunu sözlerinden çıkarmıştım.

Şimdi artık bir ligleri var. Süreç sürekli ivme kaydetti. Futbol Federasyonu başta olmak üzere Gençlik ve Spor Bakanlığı, dernekler, vakıflar, kişiler, konu daha nereye götürülebilecekse ona kafa yoruyorlar. İşte bu sayının yayın periyoduna giren zaman dilimi içerisinde Avrupa Ampute Futbol Şampiyonası gerçekleştirilecek Türkiye’de. Ulaşılan noktayı anlatmak için önemli bir detay. A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Mircea Lucescu da kura çekimi törenine katılanlar arasındaydı. Bir diğer detay: Ampute futbolun Avrupa Başkanı Matteusz Widlak, “Türkiye ampute futbolunda çok gelişti. Umarım Avrupa’daki diğer ligler de böyle gelişir. Türkiye, organizasyon konusunda da çok başarılı. Bu turnuvayı da en iyi şekilde organize edeceklerine inanıyorum.”  dedi.

Bendeniz açısından durum budur. Aklımda belki sıradan bir haber işi şeklinde başlayıp derinlerine girmekten kendimi alıkoyamadığım bir konunun nereden nereye geldiğine tanıklık keyfi var. Sıkıntılar hala devam ediyordur, biliyorum. Ama bardağın dolu tarafı hiç de yabana atılacak gibi değil. Yanılıyor muyum?