Destan Böyle Yazılır

Destan Böyle Yazılır

Barış, Barış, Osman boşta, topu Osman’a çıkardı. Osman kaleye baktı vurduuu ve gooollll!!! Allah’ım ne güzel bir an bu. Türkiye Avrupa şampiyonu!
Kulaklığımda Hünkar Mutlu’nun sesi, tribünde 42 bin kişinin haykırışları.

"Türkiye sizinle gurur duyuyor.”

Evet, bizler sizinle gurur duyuyoruz. Niye mi? Neye ihtiyacımız varsa onu verdiniz. Kenetlendik, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı, Fenerbahçelisi… Hepimizi kol kola tribüne çektiniz. Azmin, başarının imkân verildiğinde engellinin neler yapabileceğini gösterdiniz.

Belki yarın belki yarından da yakın zamanda sizden kimse bahsetmeyecek. Unutulup gideceksiniz.
Korkmayın, korkmayın unutulmayacaksınız. Rahmi’nin kalbi çıkarcasına koşup korner direğine topu çarptırıp meşin yuvarlağı sahada tutması, Muhammed’in üç İngiliz ile karşı karşıya kaldığında futbolculara değil de kafasını kaldırıp gökyüzüne bakıp dua etmesini kimse unutmayacak. Osman’ın 40 metre koşup üzerime atlayıp alnımdan öperek  “Ağabeyim, seni seviyorum” demesini tarih hep altın harflerle yazacak.
Bu başarı kolay gelmedi elbet. Kimlerinin emeği yok ki. Yazsam sayfalar sığmaz. Ama editörümün de dediği gibi yapıp hikâyeye milli takım kampından başlayayım.
Ankara’da milli takım kamptayken Engelsiz Spor ekibi olarak misafir olduk onlara. Kafalarında tek soru var: “Cem ağabey naklen yayın işi tamam mı?” “Gençler, TRT Genel Müdürü İbrahim Eren sizi sevdi. Osman’ı Rahmi’yi esprileri ile Sayın Genel Müdürü güldüren Feyyaz’ı. Bu iş tamam” dedim.
Hepsinin gözleri ışıl ışıl. Hepsi inanmış. Üzerlerinde TFF Yönetim Kurulu Üyesi Cengiz Zülfikâroğlu’nun gönderdiği ay yıldızlı formalar. Daha önce sayısız başarılara imza atmış ama seslerini duyuramamış kahramanlar. Canlı bir program yapıyoruz TRT Spor ekranlarından. Rahmi’ye Arjantin’de 15 bin seyircinin izlediği maçı soruyorum. Gözleri parlıyor. “Evet, ağabey ne güzeldi değil mi?” “Evet çok güzeldi ve özeldi. Biz neden başarmayalım” dedim. Final oynamayacağız düşüncesi kimsenin aklında yok bile. Kupa Türkiye’de kalacak bu kesin. O derece inançlı sporcularımız. Biz daha güzel şeyler hayal ediyoruz. İlk Engelsiz Spor programından büyüklerimize sesleniyoruz. Final maçını büyük statta oynamak istiyoruz. Sesimizi duyun diyoruz.

Ankara kampı bitiyor, Riva’ya gidiyoruz. Manzara muhteşem. Herkes gibi Riva’dan, yataklardan, sahalardan yemeklerden bahsetmeyeceğim. Aklıma kazınan ama benim için çok önemli bir şeyden bahsedeceğim. Riva’da çalışan personelden bahsedeceğim. Yemin ediyorum ne Arda’ya, ne Nuri’ye ne de başka bir milli sporcuya öyle sarılmazlar. Fatih Şentürk  antrenmandan gelmiş televizyon karşısına kendini zor atmış. Arkadan bir görevli Fatih’in boynuna sarılmış. “Yoruldun mu kardeş? Hava soğuk sana bir ıhlamur yapayım hemen.” demesi çok özeldi. Futbolcu başarılı olmak için çalışır, antrenör taktik verir. Ama çayı getiren kardeşimizin azme duyduğu saygı sarılarak verdiği sevgi her şeye bedel. O sevgi insanın içine işler. Gerçekten unuttuğumuz bir şey var hayatta. Tertemiz çıkarsız sevgi. Çaycının ne çıkarı olacak Fatih’ten, Rahmi’den, Osman’dan, karşılıksız sevmenin hazzından başka?

Şampiyona Geldi Çattı

Konuk takımlar geldi. Her şey muhteşem. Milli takımımızı takip eden bir tane basın mensubu yok TRT Spor’dan başka. Herkes A Milli Futbol Takımı’nın dünya kupasına gidip gidemeyeceğini konuşuyor. Ama diğer yandan tek yürek olmuş tek ayağı kramponlu millilerimiz çalışmalarını sürdürüyor. Milli maçı beraber izliyoruz. Hepsi hop oturup hop kalkıyor. Biri oradan “Yapma abi!” diye bağırıyor, biri havada süzülen topa Cenk’ten önce kafa atıyor. Ama üzülerek televizyon başından ayrılıyorlar.

Fizyoterapist teker teker ilgileniyor sporcularımızla. Malzemeci aç kalmasınlar diye muzları taşıyor odaya. Ben sadece olayları gözlemliyorum. Hepsi soruyor gözlerimin içine bakarak: “ Ağabey cidden büyük bir statta oynatırlar mı final maçını? “Ya arkadaş sen önce bir finale çık o zaman konuşalım” diyorum. Cevap gecikmiyor. “Cem ağabey, o iş çantada keklik. Görmüyor musun nasıl çalışıyoruz. Yenemeyeceğimiz takım yok. İnandık başaracağız.” diyorlar hep bir ağızdan. Ben de “Sizin arkanızda koskocaman yüreği olan, sizi gerçekten çok seven Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan var. O sizi asla yalnız bırakmaz.” diyorum. Çocuğunun ismini bile Recep Tayyip koyan Fatih Karakuş’un haykırışı yükseliyor koridorda. “Allah’ına kurban Cem ağabey, haklısın”.

Maçlar başlıyor. İlk rakip Almanya. İstanbul’daki engelli dernekleri spor kulüpleri küçük organisazyonlarla seyirci getirmiş, tribünlerde 300 -500 kişi. Ciğerleri patlayana kadar destekliyor millilerimizi. Maçı farklı kazanıyoruz skorun hiç önemi yok. Yine ne televizyoncular var ne de gazeteciler. Sevinç gösterileri bittikten sonra yine yolumuz kafeteryaya düşüyor. Maçı televizyondan izleyen çalışanlar kapıda karşılıyor milli takım oyuncularını. Yalan yok, kıskanıyorum sarılmalarını. “Fatih ne goldü öyle” deyip maçın kritiği yapılıyor.

Maçlar ardı ardına kazanılıyor. Tribünlere gelen ünlülerin sayısı artıyor. Bu arada A Milli Futbol Milli Takımı ikinci maçından da hüsranla ayrılıyor. Ampute Milli Takımı ise gruplardan birinci olarak çıkıyor.

Çok garip bir uygulama yapılıyor Riva tesislerinde, eşleşmeler için kura çekimi yapılıyor. Demo ile kura çekiminin nasıl yapılacağı takımlara duyuruluyor. Ne hikmetse demoda gösterilen şey aynen başımıza geliyor. Rakip Rusya oluyor. İtirazlar, itirazlar. Çünkü grubu yenilgisiz lider tamamlamışız. Zayıf bir rakip bekliyoruz ama rakip dünyada söz sahibi Rusya oluyor. Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu Başkanı Arif Ümit Uztürk çocukları sakinleştirip şu sözleri söylüyor: “Rusya’yı yenmeden kupayı vermiyorlar. Siz şu takımların hepsini yenebilecek güçtesiniz.”

Sessizlik... Herkes odalarına çekiliyor ama kafalarda hep bir soru işareti. Acaba bize oyun mu oynadılar? Çekilen toplarda hile mi yaptılar? Devreye Asbaşkan Murat Kandazoğlu giriyor. Çocuklarla teker teker konuşuyor, motive ediyor. Tek yürek olmuş aslanlar Rusya maçını da kazanıyor. Artık yolumuz açık. Bu hengâmede unuttuğumuz büyük statta oynama arzusu doruğa ulaşıyor. Vodafone Park’ı istiyor yakışıklı kardeşlerim.
Osman’ın maç sonu TRT Spor ekranlarına verdiği röportaj tüm televizyon kanallarında yankılanıyor, gazeteler manşete taşıyor. Beşiktaş kulübü açıklama yapıyor. “Sizleri canı gönülden tebrik ediyoruz ama stadımız bakımda olduğu için bu mümkün değil.” Sayın Fikret Orman ile telefon trafiği başlıyor.

Bir rivayete göre Sayın Cumhurbaşkanımız Osman’ın haykırışını bizzat TRT Spor’dan duymuş. Bir süre sonra Beşiktaş resmi internet sayfasından bakımın ertelendiği, maçın Vodafone Park’ta oynanacağı ve tüm çalışmaların başladığı haberi yankılanıyor koridorlarda. Zafer kazanmış komutan edasıyla odalara giriyorum. “Demedim mi ben size bu iş olacak diye.” Sarılıyoruz birbirimize. Ama biz finalde değiliz daha. Önümüzde bir engel daha var. Bu sefer TFF Riva tesislerindeki saha daha kalabalık, tribünlerde fotoğraf karesine girmek isteyenler daha çok. Yarı final maçını da kazanıyoruz.

Final Günü

Final  günü geldi çattı. Futbolcular daha uyanmadan her zamanki gibi sabahın köründe kalktım. Sabah kahvaltısını kuş sesleri ve TFF’nin Riva tesislerinin muhteşem atmosferinde yaptım. Diğerlerini bilmem ama ben bu tek yürek olmuş engelli kardeşlerimin kupayı alacaklarından o kadar eminim ki.

Kafamda yayınla ilgili planlar yapmaya başladım. Çünkü maç TRT Spor ekranlarından naklen yayınlanacak tüm Türkiye bu kahramanların zaferine şahitlik edecekti. Milli takım sporcularımız sabah kahvaltısında buluştuklarında hepsinin gözleri parlıyordu.

Gözlerinde zaferin ışıltılarını görebiliyordum. Takım kaptanı Osman, Riva tesislerinin içindeki malzemelerin bulunduğu alanda formaları deniyordu. “İşte bu!” dedi bakarak gözlerime. “Cem ağabey bu forma yakıştı mı?” diye sordu. İçimden size ne giyseniz yakışır demek geldi ama demedim.  “Yetişir mi akşama kadar bu formaların hazırlanması?” diye fısıldadım.

TFF Engellilerden Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Cengiz Zülfikâroğlu ile irtibata geçildi. Onun “Tabii ki yetişir aslanlarım” demesiyle Osman takım arkadaşları ile paylaştı bu sevincini. Forma A milli takımdaki futbolcuların giydiği formaydı.

Maç saati yaklaştıkça heyecanım da artıyordu. Acaba Rahmi’nin, benim, tüm futbolcuların hayal ettiği gibi stat dolacak mıydı? 2010 yılında Arjantin’de kırılan 15 bin seyircilik rekoru kırılabilecek miydi?

Takımdan önce stada gidip yerimi aldım. Stat bomboştu. Ama içimde hep bir umut vardı. Stat görevlisinden sadece karşı tribün ile şeref tribünün açılacağını duyduğumda kimsenin bu stadın dolacağına dair inancı olmadığını üzülerek fark ettim.

Yayınlar başladı bağlantılar ardı ardına geldi. Muhabir kardeşim Fatih Deniz yardımıma koşmuştu. Bütün bağlantıları Fatih kardeşime verip ana programa hazırlanmaya başladım. Stat yavaş yavaş dolmaya başladı. İlk önce İngiltere sahaya çıktı. Tribünlerin ve stadın atmosferinden etkilenen İngilizler her açıdan fotoğraf çekip sosyal medyadan paylaşıyorlardı.

İstanbul’da mesai bitmişti. Stadın dışını görme şansım yoktu ancak insanların akın akın geldiğini ve tüm kapıların açıldığını duyduğumda heyecanım bir kat daha arttı.

Stat dolmuştu. Tribündeki kareler etkileyiciydi. Belki de hiçbir spor branşının başaramadığını ampute futbolcularımız başarmıştı. Beşiktaşlı, Fenerbahçeli ve Galatasaraylı üç taraftar kol kola girmiş, “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye bağırıyordu. Hayal gibi bir görüntüydü benim için.

Milliler sahaya çıktığında film koptu. Bayraklar sallanıyor, hep bir ağızdan tüm stat “Türkiye, Türkiye!” diye bağırıyordu.

Ömer Güleryüz tribünleri dolduran 42 bin seyirciyi ayağa kaldıran gole imza atarken tüm Türkiye’nin kalbi İstanbul’da bu çocuklarla birlikte atıyordu.
Maçın son dakikaları yaklaştığında herkes kupa töreni için hazırlık yaparken İngilizlerin golü ile bir anda yıkıldık. Milli takım golden sonra rakip kaleyi abluka altına alsa da defansta açıklar veriyorduk.
Bir ara Muhammed 3 İngiliz futbolcu ile karşı karşıya kalmıştı. Muhammed rakip oyunculara bakmak yerine kafasını gökyüzüne kaldırdı bir şeyler mırıldandı. Herkes nedenini merak ediyordu o anda. Muhammed koştu topu aldı ve ileri gönderdi. Ben öğrendim tabii maçtan sonra ne dediğini. "Allah’ım sen mevzuyu biliyorsun”… “Bismillah!” deyip adamın ayağına atlamış.

Maçın uzatma anlarında heyecan doruktaydı. Kaptan Osman yine defansı bırakıp gol atmaya çıktı. Top Barış’taydı. Asla ama asla o anda pas verebileceği yerde değildi. Osman’ın deyişi ile: “Bana vermeyeceğinden adım gibi emindim ama bağırıyordum, ‘Barııışş, Barışşş!’ Barış bana topu attı ve Allah ne verdiyse öyle vurdum. Gol oldu gooolll! Herkes bir yerlere koşuyordu. Sevincimi paylaşacak, sarılacak birini aradım. Taaaa uzaklarda Cem ağabeyimi gördüm. Yıllarca bize emek vermiş, kimse yanımızda yokken karda kışta bizi hep desteklemiş Cem ağabeyimi görünce 40 metre koşup onu alnından öptüm.”
Osman’ın ağzından yazdım bu cümleleri. Vefanın, sevginin, azmin eseriydi bu şampiyonluk. 
İsmini yazamadığım nice kahramanlar bu işe gönül vermiş dostlar adına bu şampiyonluğu kutluyorum.
Bir başarı destanını anlatmaya çalıştık dilimiz döndüğünce. Ama gerçek olan bir şey varsa o da Türkiye’de birçok engelli kardeşimiz var nice başarılara imza atmış ya da atmayı bekleyen.
Onlara imkân verin onlar size imkânsız dediğiniz başarıları kazandırsınlar.