İlhami Kılınçkaya ile "Altına Giden Yol"

İlhami Kılınçkaya ile "Altına Giden Yol"

Sporcu olarak başladığı kariyerini bir gün “Uluslararası madalya kazanacak genç sporcular yetiştireceğim” diyerek noktaladı. Bir hayali gerçekleştirmek için kendisi gibi antrenör kardeşi Yusuf Kılınçkaya ile yola koyulan İlhami Kılınçkaya, son yıllarda üst üste gelen başarıların ardından zorlu mücadelesinden galip ayrılmanın gururunu yaşıyor.

Onun yetiştirdiği sporcular Avrupa, dünya ve paralimpik oyunlar şampiyonu. Bugün Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu (TBESF) Başkan Vekilliği görevini sürdüren İlhami Kılınçkaya ile “Altına giden yol”u konuştuk.

*

Masa tenisi bedensel engelliler federasyonuna bağlı en başarılı branşların başında geliyor. Masa tenisinin başarısındaki sır nedir?TBESF Başkan Vekili İlhami Kılınçkaya ile masa tenisi ve başarıları konuştuk

Masa tenisi branşımız her klasmanda, dünyada en üst seviyede temsil hakkına sahip. Bunu paralimpik oyunlar, dünya şampiyonaları ve Avrupa şampiyonaları takip ediyor. Şu ana kadar paralimpik oyunlarda üç madalya aldık. Dünya şampiyonasında dört madalya alarak dünya şampiyonu olduk. Avrupa şampiyonasında da 12 madalya ile Avrupa şampiyonu olduk. Madalya ve sporcu sıralamasında Avrupa birincisiyiz, dünyada takımlarda belli klaslarımız var orada da dünya şampiyonuyuz. Paralimpik oyunlarda da paralimpik şampiyonumuz, gümüş ve bronz madalya sahibi takımımız var. Dünyada engelli masa tenisinde kendimizi kanıtlamışız bir ülkeyiz. Tabii bu başarılar kolay elde edilmedi.

Bu seviyeye nasıl ulaşıldı?

2004 yılının sonlarında kardeşim masa tenisi antrenörü Yusuf Kılınçkaya, bana engelliler camiasında masa tenisi oynamak isteyip istemediğimi sordu. Ben de kabul ettim ve başladım. 2005 yılında federasyonda masa tenisine başladığımda milli takımımızın yaş ortalaması 45’in üzerindeydi. Şu anda milli takımımızda oynayan ve dünyada yılın engelli masa tenisçisi unvanını alan Neslihan Kavas da en genç sporcumuzdu. Başarılar elde ettikten sonra beni milli takıma aldılar. Ben de belli bir yaştaydım ama diğerleri benden 10-15 yaş büyüktü. Birkaç turnuvaya katıldıktan sonra uluslararası düzeyde madalya alamayacağımı anladım ve sporculuğu bırakma kararı aldım. Madalyaya oynayacak sporcu yetiştirme hedefini önüme koydum. Projemden kardeşime bahsedince çok heyecanlandı ve önemsedi. Onunla birlikte kolları sıvadık. Hedefimiz yerinde hizmet etmekti. Sporcunun bize değil bizim sporcuya gitmemiz gerekiyordu. 2006 senesiydi. Çok sıkıntılı bir dönemdi. Yeni bir jenerasyon, yeni bir sporcu portföyü gelişecekti ama eski jenerasyondan bazıları bunun olamayacağını, bu projenin bir hayal olduğunu hatta engelliler ve tekerlekli sandalye ile uğraşmanın çok büyük sıkıntı olduğunu ısrarla çok defalar söylediler. Ama ben kararlıydım. Hepsinin önünde durdum ve özellikle tekerlekli sandalye sporcu adayları ile başladım. Bu projeye sadece kardeşim ve dönemin federasyon başkanı inanmıştı. Bu tür işlerde inançlı, kararlı ve dik durmak lazım. Atacağınız her türlü adımının karşısında muhalifler olacaktır. Fakat biz hem kararlılığımızla hem de o jenerasyona olan inancımızla bu işe başladık. Hedef altına gide yoldu. Biz sporcu olarak madalya alamadıysak hedefimiz altın alacak sporcular yetiştirmekti. Bu serüvene Doğan Çağlar Özel Eğitim Meslek Lisesinde başladık. Ailemizden çocuklarımızdan, her şeyimizden vazgeçerek kendimizi o okula kilitledik. Çünkü dünya bizim çok önümüzdeydi. Çalışmalarımızı kelimelerle anlatmak zor. Bayramlarda, tatillerde, özel günlerde günde sekiz saat çalışarak 10 yılın sonunda bu seviyeye geldik. Çünkü tek bir amacımız vardı. Birbirimize dürüst olacağız, çalışacağız, başaracağız. Hedefimiz buydu. Biz o hedefi 2014 yılında dünya şampiyonu olarak yakaladık. Sonrasındaki başarıları zaten biliyorsunuz. Benim sporcularıma hep söylediğim bir şey var: “Başarı gelir ama önemli olan onu korumaktır.”

 

Sizce başarı nasıl korunur? Çünkü başarı elde edildikten sonra bir doyuma ulaşılıyor ve devamı gelmiyor. Bunun örneklerine çokça rastlıyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Ben bunu eğitime ve aileye bağlıyorum. Aslında yaşam tarzıyla ilgili. Bir antrenör ilk önce, bir sporcuya neyi ne kadar vereceğini, o sporcunun bunun ne kadarını taşıyabileceğinin analizini yapmak zorundadır. Çünkü belli bir doyum noktasına geldikten sonra sporcu ya da antrenör olsun hangisinden bahsederseniz edin oradaki doyum noktası o işin zirvesi oluyor. Zirvenin devamını sağlayabilmek ise aileye ve çevresine bağlı. Eğitim, aile ve psikoloji bunun altında yatan üç etken. Yusuf Kılınçkaya ile beraber şöyle düşünüyorduk: “Biz bu işi niçin yapıyoruz? Hangi noktaya kadar getirmemiz gerekiyor? O noktadan sonra duruşumuz ne olmalı? Yusuf ile bir plan yaptığımız zaman hep o planın kavgasını vermişizdir. İlk önce kendi aramızda “kavga” ederiz ki sonra dışarıdaki insanlarla “kavgamızı” verebilelim. Bu işin psikolojisi çok önemli. Eğer o psikolojiyi doğru algılar, doğru analiz edip karşındakine doğru verebilirseniz, anlaşılabilirliğiniz bazı sorunların çözümüne katkıda bulunur. Bir problem çözeceğiniz zaman o problemi önce anlamış olmak lazım. Anlarsanız çözmüş sayılırsınız.

Antrenörlükte 135 saatlik bir şema var. 40 -50 saati teorik bilgi, geri kalanı pratik saatleridir. Bir antrenörün sporcunun psikolojisini, onunla iletişimini en üst düzeye ulaştırması için bunları bilmesi gerekir. Bir antrenör sporcusuyla sadece antrenmanlarda ya da kampta değil hayatın her alanında beraber olmalıdır. Beraber sinemaya, yemeğe hatta tatile vb yerlere gitmelidir. Çünkü oyuncusunun farklı ortamlarda ve durumlarda nasıl tepki verdiğini bilirse müsabaka esnasında vereceği taktik daha büyük önem kazanır. Eğer bir sporcunun nerede nasıl davranacağını antrenörü bilmiyorsa antrenörün verebileceği taktik sadece onun o anki konumunu kurtarmak içindir. Bütün antrenör arkadaşlarımızın, sporcularla hayatın içinde olması gerekiyor ki ona vereceği katkı artsın.

Eğitimden bahsettiniz. Sporcu profilinin eğitim düzeyi nedir?

Biz Yusuf’la bu işe başlarken yüksek okul mezunu oranı yüzde 1-2 idi. Ben sporculara hep derim; kişi ne kadar çok eğitimli olursa kendisinden sonra gelecek kişiye vereceği ışık daha fazla olacaktır. Hedef, her zaman ışığı karanlığa yansıtmak olmalıdır. 37 sporcuyla başladım, hepsine şunu söyledim: “Biz eğitimli olarak buraya sizin okulunuza geldik, sizler de eğitim alacaksınız, sizlerden sonra gelecek olanlara ışık tutacaksınız.” Ne mutlu bize ki 2014’ten beri de meyvelerini alıyoruz. Masa tenisi 2014 yılında dünya şampiyonu çıkarttı (Nesim Turan), 2015’te Avrupa şampiyonu takımlar çıkarttı, 2016’da paralimpik oyunlar şampiyonu (Abdullah Öztürk) ve 2017 dünya şampiyonu takımlar çıkarttı. Türkiye şampiyonalarına katılan sayısı ilk yıl 57 iken 2015’ten sonra 95,100 şu anda da 180 kişiyle Türkiye şampiyonaları düzenliyoruz. Bugün Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonuna bağlı masa tenisi milli takımının bütün oyuncuları yüksek okul mezunu. Tabii son birkaç yıl yasaların engellilere göre entegre edilmesi başarıyı destekleyen etkenlerden biri. Bunları doğru bir şekilde koordine ettikten sonra başarı geliyor. Sadece masa tenisinde değil, diğer branşlarda da eğitim seviyesi gittikçe artıyor.

Masa tenisinde altyapımız ne durumda?

Bu işi yönetmek çok önemli. Bir kurumda üst düzey yöneticilik yaparken iyi kulüplerin oluşturulup o iyi kulüplerin devamını da sağlamak gerekiyor. Sadece o da yeterli değil. Gençlik Hizmetleri Spor İl Müdürlüklerimize bağlı illerdeki antrenörleri de gözetleyip, takip etmek önemli. Şu an bunları yapıyoruz. Ben antrenör arkadaşlarımızla bire bir konuşuyorum. Antrenörlük kursları, eğitici kursları yapıyoruz. Milli takım kamplarımızda bu arkadaşlarımızı değerlendiriyoruz. Bu çalışmaların İlk meyvelerini şu an Çorum’dan, Kırklareli’den, İstanbul’dan, Cizre’den, Çanakkale’den, Samsun’dan aldık. Herkes özveriyle çalışıyor. Biliyorsunuz, Abdullah Öztürk Spor Genel Müdürlüğünün kadrolu antrenörü.

Abdullah paralimpik oyunlar şampiyonu olduktan birkaç gün sonra kendisi arayarak bir yemek teklifinde bulundum. Bana gelemeyeceğini çünkü antrenmanı olduğunu söyledi. Ben de ona daha yeni şampiyon olduğunu biraz dinlenmesini söyledim. Bana “Hocam, bizde dinlenmeye yer yok benden sonra gelecek sporcuları yetiştirmek için antrenmana gidiyorum. Sizden aldığımız bilgileri onlarla paylaşmaya gidiyorum” cevabını aldım. Ne mutlu bize ki yolu aydınlattığımız ışık sönmeyecek. Bizim devlete olan bir borcumuz var. Biz ağabey - kardeş yetiştirme yurdunda büyüdük. Devlet bize en zor zamanda sahip çıkmıştı biz de borcumuzu bu şekilde ödemek istiyoruz. Zorlu bir süreçti. Kimseye küs ya da kızgın değiliz. Bu yolda bu zamana kadar hizmet edenlere teşekkür ediyoruz. Bu yolda devam edecek insanlarla da bu yolu beraber yürümeye hazırız. Biz zaten bu yolun beraber aşılarak başarıya gidilebileceğini düşünüyoruz. Bundan sonra katkı vereceklere de şimdiden teşekkür ederim. Şunu da ifade edeyim. Buraya gelen her engelsiz kişi burada kiracıdır. Biz ise ev sahibiyiz. Buranın kullanım alanı bizde. Bizimle beraber olanlarla birlikte biz giderleri ortaklaşa paylaşırız. Ama unutmasınlar, burada her zaman bir ev sahibi var.