Hangisi Gerçek?

Hangisi Gerçek?

Ampute Futbol Milli Takımı Avrupa Şampiyonu olduğunda çok sevindik. Tüm ülke sahip çıktı. Limitsiz Spor dahil olmak üzere tüm medya sayfalar dolusu yazılar, fotoğraflar yayınladı. Söyleşiler, televizyon programları, kabuller, para ödülleri, armağanların ardı ardası kesilmedi. Biraz “A Milli Futbol Takımı’nın elenmesinin yaşattığı burukluğu yumuşatma adına büyütüldü” değerlendirmeleri yapılmadı değil ama genel eğilim, “ne yapsak az” noktasında toplandı ve bu görüntü yoğunluğundan kimse rahatsız olmadı. Hoşgörü, verilen büyük maddi ödüller çerçevesinde de devam etti. Profesyonel futbolun neden olduğu tartışmalı ödemelerin tam tersi bu kardeşlerimize yağan armağanlar ve “nakitler” neredeyse tüm ülkeyi memnun edecek bir gönül birliğine bağladı.

Bu satırların yazarını en çok memnun eden konu ise takımı oluşturan futbolcuların içinde sadece bir kişinin askeri nedenlerle ampute olmasıydı. Başka meslek gruplarından ya da daha doğru deyişle hayatın her alanından vatandaşlarımızdan bir grup, hak etikleri formayı giymişler ve ülkeyi milli takım seviyesinde temsil etmişlerdi. Başka deyişle sporun bedensel engel taşıyan her kesimden insanlar için çok değerli bir alan haline gelmesinin bundan daha güzel yansıması olabilir miydi? Yıllardır bunun için uğraşılmıyor muydu?

Avrupa Şampiyonası ve şampiyonluğunun ardından kısa bir süre önce de Meksika’da Dünya Şampiyonası düzenlendi. Bizim futbol takımımız, finale çıkmayı başardıktan sonra Angola ile birincilik için karşı karşıya geldi. Penaltı atışları sonrasında kaybederek ikincilikte kaldılar. Ben bunda değilim. Oradan gelen görüntülerde kadronun tamamının üzgün olduğu görülüyordu. Tek asker kökenli futbolcumuz Osman, “5 Kasım’da mayına basmıştım, bana bu tarih uğurlu gelmiyor. Keşke ben atmayaydım” diyerek kaçırdığı penaltıyı anlattı. Konu ne ikincilik ne de Osman’ın her zaman atabileceği bir atışı o güne özel kaçırma ihtimalinin burukluğu. Sporda her şey olabilir. Kaçan penaltıyla giden Dünya Kupaları’ndan tutun pek çok şampiyonluğu anlatmaya sayfalar yetmez. Kazandığınız gibi kaybedebilirsiniz de. Bir dahaki sefere giderken daha fazla şut çalışması yaparak hazırlanırsınız. Durum Osman’ın gerekçesiyle açıklanmamalı. Eğer o günün etkisinde ise kullanmamayı tercih edebilirdi. Bu da çok doğal ve normal olurdu. Ama kullandı. Tercihini bu şekilde hayata geçirdi. Canı sağ olsun.

Hala asıl demek istediğim yere gelemedim ama tam yeri işte.

Şampiyon olduk, Türkiye’de yer yerinden oynadı. Dünya ikinciliğinde kaldık, sayfalar, bültenler kenarından köşesinden ilgilendiler. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı aradı teselli etti, Gençlik ve Spor Bakanı makamında kabul etti, kutladı. Görülmedi. Ya da yasak savma muamelesi yapıldı. Bu mudur? Avrupa Şampiyonluğu’na gösterilen ilgi verilen değer “yapay bir gündemin pohpohlanması ve durum üzerinden faydalanma mıydı?” Bu arkadaşlar, bu takımı oluşturan insanlar aynı değil miydi? Duyulan gurur birinciliğe ya da ikinciliğe göre değişiyor muydu? Onlar isimleriyle övündüğümüz kahramanlar değil miydi? Asıl engelin bedende değil kafalarda olduğunu bizlere bir kez daha gösteren koçlar, onlar, aynı insanlar değil miydi? Hepimizin tek yürek olması tabelaya mı bağlıydı, coşkuda birlikteydik de ikincilik tu kaka mıydı?

Şırnak’ta vatani görevini yaparken mayına basan, sol bacağını dizinin altından kaybeden Osman, hayata sporla tutundu diye ballandıra ballandıra anlattığımız Feyyaz, dört yaşındayken geçirdiği bir trafik kazası sonucu sağ bacağının alt tarafını kaybeden Barış, trafik kazasında sağ ayağını kaybeden Alican, bir bacağı kısa doğan Muhammed, sağ bacağı doğuştan engelli Rahmi, doğuştan bir bacağı olamayan Serkan, motosiklet kazasında sol bacağını kaybeden Fatih, çocukken elektrik çarpması sonucunda sol kolunu yitiren Fatih, doğuştan kolu kısa Selim, 11 yaşında mahallede arkadaşlarıyla bir inşaat yıkımını seyrederken üstüne kepçe düşen Kemal, bebekken havale geçirdiği için sol bacağı gelişmeyen Ömer, çocukken tarlada ayağını saman makinesine kaptıran Mehmet... ikinci oldular diye bizim çocuklarımız değil mi artık!

İki yüzlülük bazen çok fena sırıtıyor. Benim futbolcu arkadaşlarımıza tavsiyem hiçbir şeyi gereğinden fazla ciddiye almamalarının daha yararlı olacağı ve ruh sağlıklarına daha iyi geleceği, bunu unutmasınlar. Spor yazan bir gazeteci olarak ben bütün maçlarını ilgiyle takip ettim ve sonuç ne olursa olsun onlarla gurur duydum. Avrupa Şampiyonluğu sonrasında da aynı duygular içindeydim. Ne eksik ne fazla!